İçerik değiştir



Sayı 93: Aşk Bu / Şükran Farımaz


  • Yanıtlamak için giriş yapın
Bu konuya yanıt verilmedi

#1 Can Ka No Rey

Can Ka No Rey

    Burası olmadan yaşayamaz

  • Yöneticiler
  • 9.354 Mesaj
  • Cinsiyet:Bay

Gönderim zamanı 23.10.2009 - 22:43


Gönderilen Resim

Kitap adı : AŞK BU
Yazar : Şükran Farımaz
Dizi : Türk Edebiyatı
Özgün dili : Türkçe
Kitap türü : Öykü
ISBN : 978-975-07-1095-7
Sayfa sayısı : 88

"O nicedir burada, hemen yanıbaşımızdaydı Adnan. Kimimizin göğsünde, kimimizin omzunda, ama hepimizin birden elinin altındaydı. Ah Adnan, güherçileydi, ipekti, baharattı; dilimizde doksan dokuz ad, ağzımızda tat, hem gerçek hem seraptı. Aldanıyorduk da her dem, ter-ü taze haline; kokusuna, terine... yaka çiçeği, makam arabası, düğün pastasına kanıyor, dalına konup şakıyorduk bile, evi evimiz, yeri yerimiz, yurdu yurdumuzmuşçasına..."

Daha önce Bir Ağaç Bir Kadın adlı öykü kitabını yayımladığımız Şükran Farımaz yeni öykülerini bir araya getirdiği Aşk Bu’yla okurlarının karşısında. Her biri birbirinden çok farklı olan bu öykülerin ortak paydası inanılmaz bir incelikle örülerek kırılgan bir aynadan yansıtılmaları. Kişilerini ve olayları günlük yaşamdan alan Farımaz, kusursuz bir Türkçeyle anlatıyor öykülerini. Daha önce Şükran Farımaz’ı okumamış olanlar için Aşk Bu, kuşkusuz büyük keyif.

Kitabın birinci bölümünden...

ÇİÇEKLERLE


Kızarmış balık, ince kıyılmış maydanoz, rakı ve bol kara sinek! Böyle değil elbet. Balık, ince kıyılmış maydanoz, rakı ve tüm önlemlere karşın içeriye hücumu engellenememiş sinekler, diye başlamak daha doğru olacak. Öyle ya, gözlerinde güneş gözlüğü, gömleği dirseklerine dek sıvalı, çıplak ayaklarında tokyolar, tüm gün koşuşturmuş adamcağız. Her şeyin en incesini düşünmüş kendince. Duvardaki çıplak kadın resimlerinin yanına, ağlayan bir çocuğun en savunmasız görüntüsünü koymuş sözgelişi. Korkunç kabalıktaki cam kavanozlara, dereotlarını, maydanozları yerleştirmiş, eşsiz birer çiçek duruşunda. Kuş ötüşlü mika sürahilerin ağızlarında, minik birer kadife çiçeği... Heey, pul biberli, süzme yoğurtlu mayonezler bile var burada. Sinekleri ne diye takmalı kafaya?
Elinde içki bardağı, (yoksa kadeh mi demeliydim) çevreyi süzüyor Ayten. Arada bir ayağına değen ayağa, ya da ayaklara iyice kayıtsız. Duvar boyu camın ardında dipdiri maviliği ile Hafik Gölü uzanıyor. Her şey ne denli kötü olursa olsun, başı ne denli dönerse dönsün, içi istediğince bulansın, yadsınmaz güzellikte buluyor maviyi.
Kadehini kaldırıp “Yaşa abla!” diyor Ayten’e Hoca diye anılan adam. Ayten de kaldırıyor bardağını. Tüm maviliklere diyor içinden. Ne o hiç içen kadın görmedin mi Hoca, diyor. Masada en çok içen, en çok konuşan kişi Hoca. Durmadan bir şeyler anlatıyor. Evet diyorlar sofradakiler, kadehlerini kaldırıyorlar arada bir. Anlatılmaz bir esneklikle dokulu zamana, istekli ya da zorunlu sokuşturulmuş onca sözcüğün içinde TÖS sesini yakalıyor Ayten. Ne diyor bu adam, nerden çıktı şimdi TÖS?
“Ben, İbrahim, bir de Güngör... Güngör Mardin’e sürüldü. Tek bir kadın bile yoktu üyelerimizin arasında. Dünyanın dilini dökerdik arkadaşlara, karılarınızı da getirin diye. Hakçasını isterseniz bir bok bildiğimiz yoktu o zamanlar... Bakkal dükkânı açmakla sendikaya şube açmanın arasındaki farkı ayırt edemiyorduk. Gençler bizden daha çok biliyorlar, her şeyden önce okuyorlar, üstelik eylemciler... Bir şey bilmediğimizden olacak, içerdik biz, ne yapacaksın başka?”
Doğru ya ne yapacaksın başka, içmeyip de ne yapacaksın? Herkes içiyor şu sıralarda. Tüm dünya içiyor: Fransa, İtalya, Almanya, Amerika ve alkol tüketimi hızla artan Türkiye... Hoca’ya kalırsa bir bok bilmediğimizden içiyoruz biz. Bir bakıma ödünlüyoruz kendimizi. İyi, biraz daha içmeli bunun üstüne.
“Hasan, yarım olsun lütfen.”
İvedilikle yeni bir şişeyi açarken konuşmasını sürdürüyor Hoca.
“Yetmiş miydi, yetmiş bir miydi sürgün emri geldiğinde. Görülen lüzum üzerine, evet görülen lüzum üzerine Rize’ye atmışlardı beni. Aylardan aralık, karı dersen karnı burnunda. Anasını satayım bastım istifayı. Hadi şerefine kaymakamım.”
“Şerefe,” diyor kaymakam. Kalın mat bardağı, (sözüm ona kadehi) ağzının alt çizgisine dek kaldırıyor. Bir an duraklayıp “Şerefe,” diye yineliyor.
“Sanırım ters bir gündeyiz,” diyor Hasan. Ötekilerle tokuşturmaya fırsat bulamadığı kadehini uzatarak ilerde salkımsöğütlerin altında oturmakta olan üç kişiyi gösteriyor.
Camın ardında bol renkler ve devinimlerle içeri yansıyan görüntüye takılıyor Ayten. Birbirlerine sokulmuş iki erkekle bir kadın, kübik bir tablo gibi donup kalıyor kıyıda. Salkım söğüdün dalları düğüm atmış sanki, bira şişeleri ise çok uzun... Kadının boynundaki fular hemen o anda, kaçıp uzaklara gitmek istermişçesine ötelere uçuşuyor. Bir ara, uzun, yumuşak, ışıltılı bir saç kümesi oluyor kadın. Boynunu geriye atıp ağzını erkeğe uzatıyor. Rüzgâr hızla esiyor ve tüm sesler, tüm şekiller, kendi doğallıkları içinde asıl çizgilerini buluyorlar.
“Buranın pazarları böyledir,” diyor Hoca. “Genelev kadınları gelir en çok.” Gizleyemediği kızıllığı gülümseyerek dağıtmaya çalışıyor yüzünden.
“Önce TÖS,” diyor Ayten, “sonra göl kıyısında gazino mu, lokanta mı neyse o işte. Nedir bu Hoca?”
“Yazık,” diye araya giriyor Hasan, “göl kıyılarında içsek de, düğün dernek kurup nutuk çeksek de, sahip çıkamıyoruz kendi topraklarımıza. En güzel yerlerdeki en büyük turistik kuruluşlar, asıl sahiplerine tepeden bakan yalnızlıkları içinde kendi cümbüşlerini yaşıyorlar.”
“Varımı yoğumu buraya yatırdım,” diyor Hoca. “Ne¬ler ummuştum işe başlarken... Ne yazık ki gördüğünüz bu insanlardan başka müşterim olmadı.”
“Ben hanıma söylüyorum, göl sana göre değil diyorum,” diye atılıyor kaymakam.
“Hı hı,” diyor Ayten, “eşinize göre değil göl. Size, bize, onlara göre.”
“Yoo,” diyor kaymakam, “rica ederim, kırk yılda bir de olsa bizleri onurlandıran, mutlandıran konuklarımızsınız.” Açıklamasını yeterli bulmayarak konuşmasını sürdürüyor:
“En son üç yıl önce devlet tiyatrosundan bir oyun izlemiştim, neydi adı anımsayamıyorum... Her şeyi unutur oldum zaten. Dehşetli sıkılıyorum burada. Dağlar gibi yığılmış dosyalar, Osmanlı’nın kasvetini hâlâ atamamış ahşap binalar, sanki boğuyor beni. Sokağa çıkıp top oynayan çocuklara karışmak geliyor içimden.”
“İşte şimdi şerefe,” diyor Ayten, “iyi bürokratın şerefine.” Kadının boynundaki mor benekli fular gelip gelip çarpıyor Ayten’in yüzüne. Kuşlar ürkek çığlıklar atarak ötüşüyorlar. Çatal ve kaşıklar tabağa değiyor sık sık, dışardaki topluluktan kahkahalar yükseliyor, bir tatlısu balığı sıçrıyor kumda. İncecik bir ışık, iğne ucu gibi dalıyor Ayten’in yüreğini. Çiçekler ve ağaçlar ritmik bir sallantıyı yaşarken, uzaklardan kopup gelmiş bir ses, yabanıl bir çığlık gibi düşüyor salonun tam ortasına.
“Sinan!”
Sofradakilerin sorgu dolu bakışıyla irkiliyor. “Özür dilerim,” diyor. “Özür dilerim. Kalkıp boynunuza sarılabilir miyim? Sinan için, Sinan adına ağlaşabilir miyiz hep birlikte?”
Yanmakta olan yağın acı dumanı doluyor gözlerine. Kirpiklerini kırpıştırarak toparlanmaya çalışıyor, utan¬masa ağlayacak. Uyuyan bir çocuk gibi şimdi göl. Durgun ve usul soluklu. Sular gibi kabarıyor Ayten’in yüreği, dayanamıyor, ilk damla usulca kayıyor yanağından.
“Yeter içme,” diye fısıldıyor Hasan.
“Daha çocuk o, uyutmasalar ne, kendiliğinden düşer başı omuzlarına. Daha çocuk o, çocuk işte, çocuk,” diye yineliyor Ayten.
“Evet, evet, ama ağlama.”
Yo, yo ağlamıyordu artık. Çoktan yerine oturmuş üzünçlerin oyuntularında geziniyor, sevmekle acı çekmenin arasındaki hüznü duyumsuyordu yüzünü yıkayan ılıklıkta. Hayır, kesinlikle ağlamıyordu. Derinliklerinden kopup gelen bir sızıyla, taşlaşmış bir acıdan arınıyor, başını kollarına bırakıp oracıkta uyuma gibi rahat bir isteği yaşıyordu.
Yüzler ve sesler yaklaşıyor, yaklaşıyor, birbirine ulanıp büyüyerek pembe-beyaz çiçkeklerini yeryüzüne döken düşsel bir elma ağacı oluşturuyordu. Sonra sözcükler. Ne denli gerçek olurlarsa olsunlar, o zamanki içeriklerini bir daha asla ele veremeyecek sözcükler dolanıyordu havada birer kuru yaprak gibi...
“Gitmeliyim mutlaka.”
“Kararın kesin mi?”
“Evet.”
“Peki ben?”
“Hemen evlenmemiz gerekmez değil mi?”
“Ah, tabii...”
“Ütümü yapıp söküğümü dikecek kadın olamazsın sen. Benimle harcama kendini Ayten.”
“Doğru, şiir yazıyorum ben.”
“Yalnız şiir mi?”
Erdal’ın yüzüne bakmıştı, uzak yüzüne. Çiçeklerini, oturdukları bankın üstüne üstüne salan elma ağacının dostluğuna sığınmıştı ister istemez. Uzun zamandır kafasını kurcalayan bir hesaplaşmayı yaşamıştı tek başına. İdeoloji, demiş durmuştu orda. Yürüyüşler, teksir makineleri, bildiriler, sigara dumanıyla uzatılan ıssız geceler, kentin uzak köşelerinde sokaklar, saçak altları, köprüler, merdivenler, hemen kurulan dostluklar, anında bırakılan alışkanlıklar, yolculuklar, bir daha hiç ama hiç karşılaşılmayacak biri ile el ele, geleceğin sonsuzluğunda durup bakışmalar. Kaybedilenler ama ille de kazanılanlar. Gidebilirsin Erdal, güle güle.
“Bırak elimi! Git ütünü yapıp söküğünü dikecek aptal bir karı bul kendine!”
Ardına bakmadan eve yöneliyor. Ardına bakmıyor ama, elma ağaçlarının tüm çiçeklerini birer birer döktüğünü biliyor. Erdal yok mu artık? Ezbere adımlarla eve yöneliyor. Dolmuşa ne zaman binip nasıl indiğinin ayırdında değil. Peronların, garajların, rıhtımların kalabalıklar içinde kendini duyuran yalnızlığı şimdiden oturmuş içine, ağlamamaya çalışıyor. Dudağının kıyısında sigarasıyla bir bulup bir yitiriyor Erdal’ı. Kuşkusuz zevkle ütülerdim giysilerini, zevkle hazırlardım yemeğini... Aptallık işte, aptallık. Acıya kesiyor tümden. Gözyaşına bulanan yüzünü şaşkınlıkla seyredenlere aldırmadan eve girip, kimseye görünmeden odasına çıkıyor.
Yaşama denk bir doğallıkla sevmekmiş! Kime ne anlatacağım şimdi. O çekip gidecek bense yapayalnız kalacağım. Harcayamazmış beni; sensiz daha fazla ne olabilirim ki? Yalan söyledi, baştan beri yalan söyledi. Tüm düşüncesi, zengin bir kadınla evlenip, yurtdışında atölye açmak. Makine mühendisi Erdal Bey yabancı sermaye ile el ele verip binliklerine binlik katacak. –Toplumcu olduğunu savlar bir de, inançlarımızdan ödün vere vere nereye varacağız?–
Kafası iyice karışmış, uyumaya çalışıyor. İlkbahar ılıklığında bir türlü ısıtamadığı ayaklarını birbirine bitiştirip, büzülüyor yatağın içinde. Uyuyamıyor. Kalkıp perdeyi aralıyor. Erdal’ın dönmeyeceğini biliyor. Yine de uzun uzun sokağa bakıyor. Pencere önündeki çiçeklere gecenin karanlığı çökmüş. Yağmur öncesinin kapalı havasında uyuyor Ankara. Ayten’in içi dolu, dopdolu. –Uzun, soluk kavakları, asfaltlanmış bayırları, gelişigüzel yığılmış konutlarıyla sakin ve onurlu duruşunu delice sevdiği kentinin bir bölümü olan Dikmen’i seyrediyor camın ardında. Ya da bakınıyor yalnızca.–


Ark’a yeni bağlanmış bir su gibi coşkulu koşardım ona. Yolumun üstündeki her şeyi yıkayıp arıtarak, bastığım yerlere sevgimden izler bırakarak. Bitti mi gerçekten? Gözlerini sıkı sıkıya yumuyor Ayten. Bir kapı açılıp örtülüyor. Gece bekçisinin düdüğü yankılanıyor uzun ve keskin. Gerçekle yüz yüze geliyor: Erdal yok artık. Yok işte yok. Yatağına dönüyor umarsız. Dümdüz uzanıyor. Hayır bu gece uyku tutmayacak gözlerini. Doğrulup oturuyor yeniden. Yakından, çok yakından, gürültüler geliyor. Yoksa, yoksa?... Kulakları uğul¬duyor, delice çarpıyor yüreği. Yanan ampülün çiğ ışı¬ğıyla birlikte bir bebeğin çığlığı dolduruyor odayı. Gerçekle yüz yüze geldiği o andaki çığlık bir daha bırakmamacasına yakalıyor Ayten’i. Yaşam, kendi yasalarıyla sürüp gitmekte.
“Uyanık mısın Ayten, Ayşe’nin bir oğlu oldu.”
Gözyaşları fışkırırcasına akıyor yüzüne. Annesine görünmemek için yorganın altına giriyor. Bir çığlıkla ge¬len sevinç ve çabucak verilen karar: yarından tezi yok, gidip toplamalıyım Erdal’ın evindeki eşyalarımı. Diş fırçası, mendil, bir kitap, tarak, alınmış ama kullanılmamış bir ruj, ayna.
“Vitrin camında ikimizi gördüm Ayten, öyle güzeldik ki!”
Hayır, anımsamalara yer yok artık. Konuşacak hiçbir şeyimiz kalmadı. Veda sözcükleri bile gereksiz.
Camı dövüp, toprağı kabartan, gökyüzünün tüm hüz¬nünü su saydamlığında eriten yağmur, tane tane ini¬yor yüreğine. Acı çekmek, çözülmek yok. Her zamankinden daha dirençli olmalıyım.
Sabahın ilk ışıkları pencereye üşüşmüş. Ankara iyice sessiz. Sinan’ın sesi, yaşamı dolduran o çığlık, dört dönüyor odada. Uykuya geçmeden önce, “Evlenmek, evet, ama aslolan sevmek,” diyor Ayten. “Yaşama denk bir doğallıkla sevmek.”


“Tamam,” diyor Hasan, “Seni anlıyorum Ayten. Neler düşündüğünü bilmiyorum ama anlıyorum. Lütfen ağlama artık.”
“Geçti,” diyor Ayten. “Metropollerden birinde, üç ayrı dilden limon satan birini anımsamıştım. Geçti ama, geçti.”
Susuyorlar. Yoğun anlatımlarla dolu sessizliği bozmak istemiyor kimse. Tam o sırada iri bir çekirge, çiğ yeşil şaşkınlığı ile cama çarpıp, yere yuvarlanıyor. Kendine yabancı gelen kahkahalarla gülüyor Ayten.
“Doruklarda geziniyorsun bugün. Sahi neyin var?” diye soruyor Hasan. “Sinan’ı salıvermediler mi hâlâ?”


Ağzını açıyor ama konuşamıyor Ayten. Çocuk boynunu bükerek kendisine bakıyor Sinan.
“Duvarda oynuyordum. İndirip götürdüler beni.”
Ağlayarak yukarı koşuyor Ayşe.
“Duydun mu Ayten, Sinan’ı götürdüler.”
Ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini bilemiyor Ayten.
Ertesi gün karakola, Ayşe’nin sabun tozuyla kaynattığı çamaşırlarla, Ayten’in ördüğü yün bir atkıyı götürüyor Abdullah. Kanlı bir mendille dönüyor oradan.
İvedi devinimlerle dolaşıyor Ayşe. Pencerenin tülünü aralıyor biraz. Elma kabuklarını öteki tabağa aktarıyor. Bir kitabı alıp, yanlışlıkla masadaki ekmeğin yanına koyuyor. Bardakta yarım bırakılmış suya takılıyor bir an. Oturmayı akıl edemiyormuş gibi dolanıp duruyor odanın ortasında.
“Ayten, yüreğim bu mendil gibi kanlı ve buruşuk. İyi ki ana değilsin.”
Dokunulmayan yemeklerin, sessizliğin, ölümcül bekleyişin içinde, ana olmanın ayrıcalığını yokluyor Ayten. Anaların acısına ulaşabilmek için ana olmanın dışında hiçbir seçeneğimiz yok mu gerçekten? Sinan’ın doğduğu gece, daha mı az acı duydum ben? Acı çekmek diyorsak ille de fiziksel mi olmalı ölçütümüz? Her gün yeni acılarla denenip sınandığımı anlatamam Ayşe’ye. Kaldırdığım kadehlerin, yaktırdığım sigaraların ve artık yazmadığım şiirlerin birer bedeli vardı hep.
“Rengi sapsarıydı çocuğun,” diyor Abdullah.
Sigaranın birini yakıp, birini söndürüyor. Orada, köşede, hâlâ kanlı ve buruşuk duran mendile bakıyorlar. Yaşadığı günlerin tanığı olan mendil, atan bir yürek gibi kıpırdıyor sanki.


“En iyisi, biraz dolaşmamız olacak sanırım,” diyor Hasan.
Ayağa kalkıyorlar teker teker. Kimseye belli etmeden dengesini bulmaya çalışıyor Ayten. Dağlar ve ağaçlar az önce bıraktığı gibi yerli yerinde ama biraz sallantılı. Ayakta durabiliyorum, bu iyi, çok iyi diye düşünüyor. Saçlarını geriye atıp, yüzünü rüzgâra veriyor. Kıyıda, dal incelikleriyle kıvrılıp bükülüyor sazlar. Sukadifeleri, umursamaz bir sevinçle yosunlara bırakmışlar kendilerini.
Başını gökyüzüne kaldırıyor Ayten. Yüz yıl, bin yıl yaşayacakmışım gibi seviyorum yaşamı. Sinan’ın boynuna doladığım atkının bir ucu da Erdal’a değiyorsa bazı bazı, benimle başlayıp benimle bitecek olan hiçbir şey yok demektir.
Gözyaşlarının izini yokluyor parmak ucuyla. Bugün günlerden ne? Cumartesi mi? Akşama oyunumuzu sergileyip yola koyulacağız hemen. Bir daha görmeyeceğim Hoca’yı.
“Ben,” diyor Hoca, “elimde avucumda ne varsa bu¬raya yatırdım. Bu göl kıyısına.”
“Anladık canım, sabahtan beri aynı şeyi söylüyorsun,” diyor birisi.
“Yoo anlayamazsınız,” diyor Hoca. “Paradan başka neleri koyduğumu bilmiyorsunuz ki. Karının altınları, babadan kalma ev, halı, kilim...”
Yüzünde anasonun keskin kokusunu duyuyor Ayten. Sallanarak, çakıl taşlarıyla belirlenmiş incecik bir yola yöneliyor Hoca.
“Kendi ellerimle imar ettim burayı. Evimdeki eşyaları bile buraya taşıdım. İlerdeki şu salıncağı görüyor musunuz?”
Karşıya, top ağaçların bulunduğu köşeye çeviriyorlar bakışlarını.
“Her gün, ama her gün, çocuğunun elinden tutmuş bir baba, hırkası omuzlarında bir anne bekliyorum,” diyor Hoca. Yerden aldığı çakıl taşını ötelere fırlatıyor. “Yıllardır bekliyorum ama gelmiyorlar.” Sesi çocuklaşıp küçülüyor iyice.
“Gelmiyorlar, gelmiyorlar,” diye yineliyor. İri kırmızı yüzüne, acelesi olan bir sağanak gibi gözyaşları iniyor bir anda.

Doğruyu bilmeyince, yanlışın üstüne yanlış koyarak bakıyoruz birbirimize, diye düşünüyor Ayten. Geç kalmış olma korkusuyla yere eğiliyor. Yüzlerce mor çiçeğin içinden en morunu alıp, ağlayan adamın yakasına iliştiriyor.
“Gelecekler Hoca, mutlaka gelecekler. Çocuğunun elinden tutmuş bir baba, hırkası omuzlarında genç bir anne. Tıpkı sizin istediğiniz gibi.”
Gözyaşlarının arasından gülümseyerek Ayten’e bakıyor Hoca.
İşte o zaman, yerini büyük sularda seçmiş apak bir çiçek gibi açıyor Sinan. Bir uçtan öbürüne, gölün tüm yüzünü kaplıyor sessizce.

.....

Yazarın ''BİR AÐAÇ BİR KADIN'', ''BİR YILBAŞI MASALI'', ''GÜZEL ŞARKILAR KİTABI'' adlı üç eseri daha vardır.





Benzer Konular Daralt

  Konu Forum Konuyu Açan İstatistikler Son Mesaj Bilgisi

1 kullanıcı bu konuya bakıyor

0 üye, 1 ziyaretçi, 0 gizli